Turizm Yazıları

Bir Dünya Tiyatrosu HİNDİSTAN

-Faruk PEKİN, RC’69

Bana sıklıkla, “dünyanın neresini gezelim?” diye sorarlar. Cevabım basit: Yurtdışına bir kez çıkma şansınız varsa, rotanız mutlaka Hindistan olmalıdır!

Hindistan, yaklaşık 3,3 milyon km2’lik toprağıyla hem kocaman, hem kalabalık bir ülke. Yüzölçümü Türkiye’nin yaklaşık 4 katı. 1,3 milyarlık nüfusuysa Türkiye’nin 16 katı. İngilizlerin “alt kıta” olarak adlandırdıkları ülke yüzölçümü ya da nüfusuyla değil, beşeri coğrafyası, kültür çeşitliliği ve doğasıyla ünlü.

DOĞAYLA İÇ İÇE BİR ÜLKE

Hindistan bir dünya tiyatrosu, insan ve renk cümbüşü, dinler, diller ve kültürler mozaiği. İnsanlarında akıl almaz bir renk ve koku duygusu var. Doğayla iç içe yaşamanın getirdiği duygular çok güçlü. Temel olarak dördü Hindistan’da ortaya çıkan (Hinduizm, Caynacılık, Budizm ve Sikhizm), dördüyse dışarıdan gelen (Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Parsilik) inançlar geçerli olsa bile, hâkim inanç hâlâ doğaya tapma. Topraklarının % 60’ı tarımsal arazi, nüfusun yaklaşık % 70’i hâlâ kırsal kesimde yaşıyor (şehirleşme oranı % 33). Yerel bölgelere göre fare dahil, kedi hariç, neredeyse tüm hayvanlar, bitkiler, ağaçlar, dereler, tepeler, mağaralar kutsal. Bu nedenle “Hindistan’da 1,3 değil, 300 milyon tanrı, tanrıça var” deniyor. İnsanın doğayla en fazla iç içe olduğu ülke.

ALTIN KUMLU PLAJLARDAN HİMALAYALARIN TEPESİNE

Hindistan öyle bir coğrafya ki aynı anda tropikal bir çiftlikten, altın kumlu plajlardan, sürekli buzul kaplı Himalaya tepelerine ulaşmak mümkün. Akıl almaz bir flora ve fauna zenginliği var. 1700 dolayında değişik dil ve lehçe konuşuluyor. Anayasasında 22 dil, resmi dil konumunda. Eyaletleri zaten dil temelinde oluşturulmuş. Asya’nın değişik yerlerinden taşınan damak tadıyla zenginleşmiş, onlarca baharata dayalı zengin Hindistan mutfağı, Hindustani ve Karnatik müzik, çok sayıda değişik dans türü, çok renkli, değişik giysiler Hindistan’ı fazlasıyla çekici kılıyor.

GÜÇLÜ KABİLE KÜLTÜRÜ

Hindistan’ın değişik yerlerinde toplam nüfusun yaklaşık % 8’ini oluşturan 645 kabile yaşıyor. Hindistan anayasasında “Kabul Edilmiş Kabileler” adı altında pozitif ayrımcılıkla korunan 100 milyonu aşkın bu nüfusun çoğu en ücra köylerde, bağımsız bir biçimde, doğaya taparak yaşıyor. Günün birinde ne Afrika’da, ne de Avustralya’da yerli ya da Aborijin kalacak, ama kanımca Hindistan’daki kabilelerin önemli bir kesimi kimseye bulaşmadan, çağdaş yaşamdan uzakta hayatlarını sürdürecekler. Ülkenin kuzeyinde, Himalayaların yarattığı dağlık kesimdeki onlarca etnik halksa kendi renkli geleneklerini sürdürerek yaşıyor. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti içinde özerk bir eyalet olan Tibet’in başkenti Lassa’da günlük yaşam hızla değişip farklılaşırken, Hindistan’ın ona komşu olan bölgesindeki Ladak’ta aynı etnik halk gelenekleriyle yaşamaya devam ediyor.

HİNDİSTAN’DA NERELERE GİDİLİR?

Hindistan’a belki 150 kere grup götürdüm. Tam sayısını ben bile unuttum. Yalnız gittiğim de; aynı yıl içinde bazen 2 hafta, bazen 4 ay kaldığım da oldu. Ülkenin hemen hemen her yerini dolaştım.

Tecrübelerimden yola çıkarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; çok farklı bir tarihi geçmişe sahip kocaman ülke Hindistan’ın değişik bölgelerini 15-20 farklı güzergâhta gezmek mümkün. En belli başlı güzergâhları şöyle sıralayabiliriz:

Klasik Kuzey Hindistan, Racastan, Güney Hindistan, Mumbay ve Çevresi, Ladak-Amritsar, Sikkim-Darciling, Cammu-Keşmir, Karnataka, Odişa (Orissa)-Bubaneşvar, Hindistan Kabileleri, Buda’nın İzinde, Holi Festivali, Kumbh Mela Festivali, Maharaca ya da Dekkan trenleriyle Hindistan keyfi…

Ama Hindistan’a yapacağınız bir gezi mutlaka “Altın Üçgen” denilen Yeni Delhi-Caypur-Agra kentlerini kapsayacaktır. Bu geziye ayrıca Kacuraho ve Varanasi de eklenmelidir. THY’nin şu anda Yeni Delhi, Mumbay veya Kolkata’ya direkt uçuşları var. Diğer havayollarıyla da Hindistan’a uçmak mümkün.

ZITLIKLAR ŞEHRİ DELHİ

Yeni Delhi, bugün içerdiği Eski Delhi’yle birlikte tam bir tezatlar şehri. Zengin-yoksul, eski-yeni, kaos-sükûnet bir arada.

Yeni Delhi’de en iyi yöntem geziye şehrin güneyindeki Kutub Minar’la başlamak. Burası 1192 yılında Hindistan’a Gurlu Muhammed’le gelip orayı fetheden, hükümdarının ölmesi üzerine 1206 yılında kendi adına hutbe okutturan Türk kökenli Kutbeddin Aybeg’in yıktırdığı tapınakların taşlarını kullanarak yaptırdığı cami (Kuvvetü’l-İslam Camisi) ile bir zafer kulesi biçimindeki minaresinden oluşur. Daha sonra buraya İltutmuş Türbesi, Alaaddin Kapısı (Alai Dervaze), tamamlanamayan Alaaddin Minaresi (Alai Minar) ve İmam Zemin Türbesi eklenir, cami sürekli büyütülür. Tüm külliye bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndedir.

Kutub Minar’dan sonra yol üzerinde, bir kadının erkeği için yaptırdığı Hümayun Türbesi gezilebilir. Babürlü hanedanının (Gürkanlılar, İngilizlerin Mongol yani Moğol sözcüğüyle değil de, Moğol kelimesinin Farsçası olan Mughal sözcüğüyle tanımladıkları sülale) ikinci hükümdarı olan Hümayun’un ünlü Tac Mahal’e mimari gidişte bir köşetaşı olan anıtmezarı da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndedir. Dörtlü bahçe (çâr-bâğ) yaklaşımının birinci anıtsal örneğidir. Türbe üzerindeki büyük boy altı-köşeli Süleyman mührü (ya da Davut Yıldızı) görenleri meraklandırır.

Delhi’nin en çekici yeri tabii ki yedinci Delhi olarak kurulan Şancihanabad yani Eski Delhi’dir. Tac Mahal’i yaptıran Babürlü hükümdarı Şah Cihan başkenti Agra’dan Delhi’ye taşıttığında burada kırmızı kumtaşı ve mermer kullanarak Kırmızı Kale (Lal Kila), Cuma Camisi (Cami Mescid) ve Çandni Çovk (Ay Işığı) adlı bir büyük çarşı inşa ettirir. Bu olağanüstü renkli çarşı özellikle öğleden sonraki kargaşasıyla “Hindistan’ı damardan almak” gibidir.

Kutub Minar ile Eski Delhi arasında İngilizlerin 1921-32 yılları arasında inşa ettikleri geniş bulvarlar, Hindistan Kapısı, eski Vali Konağı (bugün Cumhurbaşkanlığı Sarayı), Sekreterlik Binaları (bugün başbakanlık ve bakanlık binaları), sömürge yönetim binası (bugün Parlamento) ile Hindistan’ın ulusal kahramanı kabul edilen Mahatma Gandi’nin naaşının yakıldığı Rac Gat görülebilir.

Hinduizm açısından oldukça betimleyici Lakşmi Narayan (Birla) Tapınağı, altın kubbesiyle Gurudvara Bangla Sahib Sikh Tapınağı, Kutsal Yürek Kilisesi, Hazret Nizamüddin Dergâhı ve Türbesi ve lotus biçimli Bahai Tapınağı, Yeni Delhi kentinin önemli kutsal yapıları arasındadır. İndus Vadisi uygarlıklarından, Mohencodaro ve Harappa kültürlerinden önemli buluntuların da sergilendiği Ulusal Müze, Yeni Delhi’nin çok sayıdaki müzeleri arasında en önemli olanıdır.

PEMBE KENT CAYPUR

Altın Üçgen’in ikinci kenti Caypur, Racastan’ın başkentidir. Caypur maharacalarının yaşadığı eski kale-saray Amber Kalesi bugün müze olarak gezilmektedir. Maharacalardan Savay Cay Singh II (“Bir Tam Bir Çeyrek”) tarafından 1727 yılında inşasına başlanan ve bugün Pembe Kent olarak bilinen, surlar ve kapılarla çevrili Eski Caypur Hindistan’ın gerçek ızgara planlı ilk büyük kentidir.

Maharaca ailesinin yaşadığı Eski Kent Sarayı’nın bir bölümü bugün Şehir Müzesi olarak gezilmektedir. Saraya ait bir duvarın kalınlığındaki beş katlı Hava Mahal (Rüzgârlı Saray) Hindistan’ın en çok fotoğrafı çekilen yapıları arasındadır. Saraya bitişik olarak 1734 yılında tamamlanan Cantar Mantar büyük fütüristik görüntülü taş binalarıyla öne çıkan bir rasathanedir. Hindistan’da dört benzeri daha bulunan Caypur Cantar Mantarı geçtiğimiz yıllarda UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Değerli taş işçiliği ve tekstil ürünleriyle öne çıkan Caypur’un büyük çarşısı Hindistan’ın en renkli “bazar”ları arasındadır.

YAMUNA’NIN İNCİSİ AGRA

Genelde otobüsle Caypur’dan altın üçgenin üçüncü kenti Agra’ya gidilir. Bu yolculuk sırasında Babürlü hükümdar Ekber’in inşa ettirdiği Fatehpur Sikri adlı kale-sarayla onun bitişiğindeki Cuma Camisi gezilir. Fatehpur Sikri 1571-85 yılları arasında Ekber’in kırmızı kum taşından inşa ettirip terk ettiği görkemli bir başkent kale-saraydır. Cuma Camisi ise 110 x 133 m’lik devasa boyutları, 40 m yüksekliğindeki dev kapısı ve içindeki yekpare beyaz mermerden yapılma Şeyh Selim Türbesi’yle ünlüdür.

Yamuna Nehri kıyısındaki eski Babürlü başkenti Agra, dünyaca ünlü Tac Mahal’i, görkemli kalesi ve “Bebek Tac” diye anılan İtimadü’d-Devle Türbesi’yle öne çıkar (ilk ikisi UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndedir). Bir erkeğin kadını için yaptırdığı Tac Mahal yerel Hint motifleriyle dışarıdan gelen İslami mimari unsurların birlikteliğinin zirvesidir. Esas türbe kırmızı kumtaşı içine kakma beyaz ve siyah mermerden oluşan çevre duvarı içinde yer alan dörtlü bahçenin kuzeyinde Yamuna Nehri kenarında dört minare arasında bulunur. Bir tarafında ufak cami, diğer tarafında “El Cevap” yer alır. Türbenin tamamı yaklaşık 20 yılda, 20 bin işçi tarafından bitirilmiştir.

Agra kale-sarayı, Divan-ı Am, Divan-ı Has, Harem bölümleri, muhkem kale duvarları ve hendekleriyle çok tipik bir Babürlü kalesidir. Ayrıca Ekber’in kırmızı kumtaşına, Cihangir’in mermere olan sevgisinin Şah Cihan’a nasıl sirayet ettiğini göstermesi bakımından da tarihi derinliğe sahip, yerel ile ithal mimari ve bezeme unsurların nasıl örtüştüğünün sergilendiği gerçek bir başkent sarayıdır. Gezilemeyen Moti Mescit gerçekten de incidendir.

İtimadü’d-Devle Türbesi, bir kızın (Cihangir’in eşi Nur Cihan) babası için yaptırdığı, her ayrıntısına bir kadın elinin değdiği belli olan, Tac Mahal’deki ince işlerin kaynağı olağanüstü bir yapıdır. Bu yapı aynı zamanda Babürlü kültüründeki İran etkilerini, Babürlülerin İslami inanç ve geleneklerini okuma kitabı gibidir.

KACURAHO’NUN “AYIPLI” TAPINAKLARI

Agra’dan geriye dönülebilir. Ancak oraya kadar gelmişken mutlaka Kacuraho’daki bin yıllık inanılmaz yüksek kabartmalı tapınaklar görülmelidir. Tantrizmi, Tantra Hinduizmini anlatan “erotik” görünüşlü bu kabartmalar ne yazıktır ki “ayıp” görüntüler kabul edilip yıllarca Türkiye’den Hindistan’a giden gezginlere gösterilmek istenmedi. Yerel Çandela adlı bir kabileye ait 9. ve 10. yüzyıl tapınakları UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndedir. Cinsel istekleri kullanarak tinsel dinginliğe, bedenin ve zihnin orgazm ötesi bir yüce gerçekliğe ulaşabileceği inancını taşıyan tantranın sayısız biçimleri vardır. Tantra Hinduizminde yüce gerçekliğin iki ayrı görünümü olan dişil Şakti ile eril Şiva birbirini tamamlar.

Kacuraho tapınakları bin yıl öncesinde insanların felsefi ve dinsel konularda ne kadar özgür davranabildiklerini gözler önüne serer. 14. yüzyıl ortasında bölgeyi ziyaret eden gezgin İbn-i Batuta’nın Kacuraho tapınaklarını gördükten sonra “Müslümanların buradan öğrenecekleri çok şey var,” dediği rivayet edilir.

Kacuraho’yu gezmek için Agra’dan Orça’ya trenle gidip Orça’daki Bundela krallığına ait yapıları görmek de bir başka ayrıcalıktır.

EBEDİLİĞİN PINARI VARANASİ

Böylesi bir Kuzey Hindistan gezisi mutlaka Varanasi gezisi ile taçlandırılmalıdır. Bugün Hinduizmin güncel en kutsal kentlerinin başında gelen Varanasi her Hindu’nun yaşamında kendini bir kez gitmek zorunda hissettiği yerdir: Varanasi’de kutsal Ganga (Ganj) suyunda aklanmak, karma’sını yüceltmek, sonsuz ölüm ya da yeniden doğum (reenkarnasyon) döngüsü samsara’dan kurtulmak, olabilirse orada ölüp yakılmak…

Tarihten de eski olduğu söylenen Varanasi, Benares ya da Kaşi, hangi adla anılırsa anılsın, ışık kentidir, tanrı Şiva’nın kentidir. Ama yalnızca Hinduların değil, Budistlerin de, Caynacıların da kutsal yeridir. Buda Bodgaya’da aydınlandıktan sonra ilk vaazını Varanasi merkezi yakınlarındaki Sarnat Ceylan Parkı’nda vermiş, Budizmin ilkelerini orada açıklamıştır. Caynacıların 11. tirtankara’larının mabedi de oradadır. Bu kent değişik inançların, yaşam biçimlerinin buluştuğu yerdir. Tarihselliği, derinliği, gücü, ışığı buradan gelir.

Bir depremdir Varanasi, kıpkırmızı bir volkan. Yüreğinin çantası gibi iner akşam Ganga’ya, kızıl bir bayrak gibi yükselir güneş orada sabahın ilk serinliğinde. İster şuna inan, ister buna, kıvıl kıvıl bir bayram yeridir her sabah Ganga’nın kıyısı Varanasi’de. Hinduların takvim gününe, ayın durumuna, Şiva’nın özel öykülerine göre onlarca, yüzlerce, binlerce, festival zamanıysa milyonlarca insan aklanmak için aynı yürekle dalar Ganga’nın sularına burada.

Sabah erkenden inmek Ganga’nın kıyısına, motorsuz bir tekneyle güneş doğmadan önce akıntıya karşı gatlardaki (eğim, nehir kenarı) etkinlikleri izleyerek, Şitala, Munşi, Rana gatları boyunca tapınakları, yüksek sesle okunan mantraları dinleyerek, güzelim taş konakları seyrede seyrede ölü yakılan Harişçandra gata kadar gitmek, oradan geriye dönerek Daşaşvameda, Lalita gatlarını geçerek en popüler ölü yakma yeri olan Manikarnika gatta karaya çıkmak… Ardından dünya yıkılıncaya kadar değişmeyecek olan, insanda şok etkisi yaratan Varanasi sokaklarında yürümek…

Sarnat Ceylan Parkı’nı ziyaret etmek, müzesindeki dünyanın en güzel yüksek Buda kabartmasını görmek, Darmeka Stupası’nda bir fotoroman gibi Buda’nın yaşam öyküsünün betimlendiği duvar resimlerinde kaybolmak, akşam Varanasi kıyısında aarti ayinine katılmak… Ganga’nın sularına bırakılan yaprak üzerindeki kandiller, yani ışık, biraz günahlarımız, biraz umut… Bırak günahlarını gitsin o Himalayaların en katıksız suyuna. Alıp götürsün seni ebediliğin pınarına.

Hiçbir gezgin Varanasi’yi görmeden, dünyanın bir yerini gördüm diyemez!

“Bir Dünya Tiyatrosu Hindistan”, BÜMED, Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Yayın Organı, Sayı: 231, Kasım-Aralık 2017, s. 88-93