Turizm Yazıları

DÜNYANIN EN TEPESİNE AYAK BASMAK

Türkiye’den gelmiş ilk grup unvanıyla Kuzey Kutbu’na ayak basmamızı sağlayacak yolculuk İstanbul’da başladı. Türk Hava Yolları’nın tarifeli uçuşuyla önce Moskova’ya ulaştık. Oradan da kırmızı-siyah renkleriyle, fiziksel duruşuyla dünyanın en güçlü nükleer buzkıranı ve en fotojenik gemilerinden Zaferin 50.Yılı (50 Let Pobedy) adlı gemiye bineceğimiz Murmansk’a hareket ettik. 

Kutup bölgeleri, gezegenimizin hâlâ büyük ölçüde el değmemiş, en sapa, en soğuk yerleri. Ya uzun, karanlık, dondurucu kışlara ya da parlak, güneşli uzun yazlara sahip. Güneş, Kuzey Kutbu’nda 20 Mart’ta doğuyor, 21 Eylül’de batıyor. Aradaki süreçte kesintisiz bir aydınlık var. Tüm kutup gezginleri, kutup noktasına en aydınlık dönem olan 21 Haziran haftasında erişmeyi hedeflese bile bölge haziran başı ile ağustos sonu arasında aydınlık olduğundan gezi rahatlıkla yapılabiliyor. Bizim yolculuğumuz da bu aydınlık dönemin tam ortasında, batmayan güneşin altında gerçekleşti.

Bu yolculukta güvertede bizimle birlikte Alman ve Avusturyalı, Çinli, Rus, Hindistanlı, İranlı, Yeni Zelandalı ve Avustralyalı 123 gezginin yanı sıra aralarında ayı uzmanları, ornitologlar, deniz biyologları gibi bilim insanlarının bulunduğu 140 kişilik mürettebat da vardı. Gezginler için Wi-Fi kullanımı yok. Yani tam bir e-detoks gezisi.

Gemi, Kola Fiyordu’ndan Barents Denizi’ne doğru seyrettikten sonra açık denize ulaştı. Sonsuz bir mavilik, sürekli aydınlık… İlk saatlerde bu görüntü insanı çarpsa da bir süre sonra o boşluk hissi doğuyor. O yüzden de gemide bilimsel seminerlerden elişi atölyelerine, film gösterimlerinden canlı müzik dinletilerine dek, vakit geçirmeyi kolaylaştıracak pek çok etkinlik düzenleniyor.

Buzkıran 77 derece enlemine geldiğinde buzlar görünmeye, hava da biraz soğumaya başladı. 78,5 derecede ilk kutup ayımızla karşılaştık. Kuzey Kutbu’nun kralı, uçsuz bucaksız bir kar çölünde tek başına yuvarlanıyordu. Ardından da bir anne-kız… 

Gemideki ayı uzmanlarından birinin anlattığına göre erkek ayılar yazın avlanırken tek başlarına dolaşıyor, dişilerse çocuklarıyla… Ortalama 30 yıl yaşayan bu hayvanların ana yemeği, hava almak için buzdaki soluklanma deliklerinden başlarını çıkaran foklar. Kutup ayıları kış uykusuna yatmadığından, kışın gerekli olan yağ kalınlığına ulaşmak için yazın sürekli avlanmaları gerekiyor. Bu nedenle de hep hareket hâlindelermiş. 

Açık denize çıktıktan sonra ne bir kara parçasına ne de bizimle beraber seyreden bir deniz taşıtına rastlamadan üçüncü günün akşamı Franz Josef Toprakları’ndaki Rubini Kayalığı’na ulaştık. 80-82’nci enlemler arasındaki bölge binlerce kutup sumrusu, arktik pufla ve değişik tür kutup martısı başta olmak üzere büyük bir kuş kolonisine yuva olan, kuşların denize sırtı dönük hâlde kuluçkaya yattığı bir yer. 

Rusya Federasyonu 2011’de ülkenin kuzeyindeki Novaya Zemliya (Yeni Yer) Adası’nın kuzeyiyle birlikte, 191 ada ve adacıktan oluşan Franz Josef Toprakları’nı “Arktik Ulusal Parkı” ilan etti. Takımadalar ve çevresi deniz memelileri, kutup ayısı, mors, fok, balina, çok değişik türlerde kuzey balıkları, arktik kuşlar ve arktik faunaların yuvası. 

Dev bir buz tabakası olan Kuzey Kutbu tarihte hiçbir ülke tarafından sahiplenilmedi, işgal edilmedi ve mücadele unsuru olmadı. Şu anda da “hiçbir ülkeye ait olmayan toprak” (terra nullius) olarak kabul ediliyor. Burada hak iddia eden 5 ülke; Rusya, ABD, Kanada, Norveç ve Danimarka, şimdilik BM’nin tanıdığı 200 deniz millik “ekonomik etki alanı”na sahip. İleride bir anlaşmazlık çıkar mı yoksa bölgenin ve yer altı zenginliklerinin tamamının bütün dünya insanlarına ait olduğu mu kabul edilir, zaman gösterecek.

Gemide pistiyle beraber bir helikopter ve 8 zodyak bot vardı. Beşinci gün güverteden havalanan helikopterle, buz okyanusu üzerinde kısa bir yolculuğa çıktık. Uçsuz bucaksız, bembeyaz bir buz çölü… Güneş bulutlardan kurtulunca her yer pırıl pırıl. Donmuş bir arktik okyanusun sonsuzluğunu ve hiç batmayan güneşi duyumsamak tarifsiz bir huzur veriyor. 

Limandan demir alışımızın altıncı gününde gemimiz Kuzey Kutbu 90 Derece’ye vardı ve bu olay yolcular ön güverteye çağrılarak müzik eşliğinde kutlandı. Konumumuz 90° 00’ 00”. Enlemlerin ve boylamların noktaya dönüştüğü yerde olmak olağanüstü bir duygu ve bu herkesin yüzüne yansımış… 

Bizler Türk bayrağıyla bir fotoğraf çektirirken nükleer buzkıran buzlar üzerinde park etti. Gemiden merdivenlerle inip Kuzey Kutbu’na ayak bastık. “Kuzey Kutbu 90 Derece” levhası etrafında klasik dairesel fotoğraf töreni yapılıyor; kaptan konuşuyor. Ardından kimileri kutup denizine dalıyor, kimileri bir saat süren bir toplu yürüyüşe çıkıyor.

Dünyada zaman boylama göre belirlenir ama Kuzey Kutbu 90 Derece’de boylamlar noktaya dönüştüğünden, tam o noktada zaman diye bir kavram kalmıyor. Zamansızlık ne hoş bir duygu… Gerçekteyse 90 Derece’den hangi yönde yürürseniz, o boylamın saat dilimi geçerli.  

Issız sularda yine sadece bizim gemimizin yol aldığı, kararmayan bir gökyüzü altındaki dönüş sırasında Franz Josef Toprakları’na tekrar uğradık. Bu defa Champa Adası’nın buzuluna epey bir yaklaşıp geminin helikopteriyle üzerinde kısa bir uçuş yaptık. Ardından zodyaklarla Hooker Adası’nın Tikhaya Körfezi bölümüne gidip küçük bir aysberg kıyısında uzun dişli, şişman, hantal morsları dinledik. Karaya çıktığımızda ise bizi kutup tilkisi karşıladı. Arktik florayla da tanıştık; Tikhaya Körfezi’nde buzların çözüldüğü yerler rengârenk likenlerle kaplıydı. 

Yeniden yola çıkıp 48 saatlik bir seyirle Murmansk’a dönünce 11 günlük gezimizde toplam 4 bin 700 km yol kat ettiğimizi gördük. “Peki, değdi mi?” sorusunu “Tekrar gitmek isterim.” diye cevaplayabilirim.

Kuzey Kutbu, arktik kâşiflerini yüzyıllarca kendine çekti. Şimdi de maceracı gezginleri, doğayı sevenleri kendine çekiyor. Bu gezinin eşi benzeri yok. 

“Dünyanın En Tepesine Ayak Basmak”, Skylife Business, Ağustos 2017, s. 52-60