Gezi Yazıları

ATEŞİN BUZLA DANSI: İZLANDA*

Bir ay kadar önce FEST Travel benim rehberliğimde 25 kişilik bir Türk grubunu İzlanda’ya götürdü. Bu, Türkiye’den İzlanda’ya gidip adanın neredeyse tamamını gezen ilk büyük grup idi.

İzlanda acayip bir ada. Kuzey kutup dairesinin hemen altında, Orta Atlantik Sırtı üzerinde duruyor. Kuzey Amerikan Plakası ile Avrasya Plakası’nın Atlas Okyanusu’nda karşılaştığı çizgi üzerinde bulunduğundan adada bu çizgi boyunca çok yoğun volkanik ve jeotermal etkinlik görebilmek mümkün. Her an patlamaya hazır volkanlar var. Daha 1963 yılında adanın güneyinde volkanik patlama ile Surtsey adı verilen bir adacık oluştu. Dünyanın önemli bir kesimi bu oluşumu televizyonlardan seyretti.

Adanın %52’si volkanik çöl, %12’si buzul, %11’i soğumuş lav akıntıları ile kaplı. Yüzölçümü 103 bin km2. Bu alanı ile Madagaskar, İngiltere ve Küba’dan sonra bağımsız bir devlet olarak dünyanın dördüncü adası. Ada üzerinde yaşayan nüfus 330 bin. Bunun da yarıdan fazlası başkent Reykjavik’te yaşıyor. Adanın ikinci büyük kenti Akureyri’nin nüfusu yalnızca 18 bin.

Viking söylenceleri saga’lar, eski İzlanda edebiyatı örnekleri edda’lar ve saray şairleri skald’lar ile ilginç bir edebiyat yaratan bu ufacık adadan bir yazar, Halldör Laxness, nüfusun yaklaşık 200 binlerde olduğu bir dönemde, 1955 yılında Nobel edebiyat ödülü kazanmış, Türkiye’den 51 yıl önce.

İzlanda bir dokunulmamış vahşi doğa diyarı. Buzul, volkan, krater, kaldera, fiyort, gayzer (kaynaç), uçurum, kaynayan sular, fokurdayan çamurlar, büyük şelale ya da çavlan sevenler, kısacası doğaseverler için ideal bir yer. Biraz Patagonya, biraz Antarktika, biraz Galapagos ya da Hawaii, biraz İrlanda-Norveç ya da hepsi. Adanın çoğu fiyortlarla süslü 4.970 km’lik bir kıyı şeridi var.

Vatna, Hofs, Lang, Myrdals, Dranga, Snæfells buzulları adanın jeolojik yapısını oldukça belirliyor. Bunlardan Snæfells buzulu bilindiği gibi Jules Verne’nin Arzın Merkezine Seyahat kitabına konu olmuş. 8.400 km2’lik bir alanı kaplayan Vatna Buzulu Avrupa’nın en büyüğü, Antarktika ve Grönland’den sonra dünyanın üçüncüsü.

Son bin yıldır İzlanda sürekli patlama yaşıyor. En büyük deprem 1783’te olan; Laki Volkanı 10 ay boyunca patlamasını sürdürmüş, o zamanki nüfusun beşte biri, hayvanların dörtte üçü ölmüş, ciddi bir “açlık” baş göstermiş. Son olarak 2000 yılında Hekla Volkanı tekrar patladı. 1996’da da bir buzul içindeki volkan patlaması nedeniyle gelen buzul erimesinin ardından büyük sel felaketi yaşandı.

Ada flora ve fauna ile mineral çeşitliliği açılarından çok zengin. 220 tür bitkiye, üçte biri Adada yumurtlayan yaklaşık 230 kuş türüne, deniz memelilerine, 9-10 tür balinaya, benekli cinsi en ilginci olmak kaydıyla değişik foklara, yunuslara sahip. Kuşlar arasında en ilginci, neredeyse adanın maskotu olan puffin’ler. Deniz papağanı diye çevirebileceğimiz bu kuşların yaşamı penguenlerinkini çok anımsatıyor.

Adaya ilk kez 874 yılında yerleşilmiş. 930 yılında kabile şeflerini demokratik olarak bir araya getirtip tartıştırabilen bir meclis (Althingi) oluşturulmuş. İzlandalılar “dünyanın ilk parlamentosu” dedikleri bu meclis ile çok övünüyor. Bu meclisin toplandığı Thingvellir Vadisi’ni UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne almış. Halk 1000 yılında yine meclis kararıyla Hıristiyan olmaya karar vermiş. Ada 1262’den sonra Norveç’e, 1380’den sonra Danimarka’ya bağımlı bir ülke. 17 Haziran 1944’te bağımsızlığına kavuşmuş. Bir ara ABD, adada bir üs açmış; ancak bu üs 2006’da kapatılmış.

Ada halkının %94’ü Kuzey soylu, Keltlerden, Vikinglerden gelme. Dolayısıyla ırksal olarak oldukça saf. Son zamanlarda başta Polonya olmak üzere bazı ülkelerden göçmen işçiler gelmeye başlamış. Halkın büyük çoğunluğu Lutherci Hıristiyan, okuma-yazma oranı %99. Kişi başına düşen gayri safi iç hâsıla (GDP/PPP) 47.500 Amerikan Doları (kendileri bu rakamı 60.000 Dolar’a kadar çıkarıyor). Bu rakam ile İzlanda Avrupa’da Lüksemburg’dan sonraki en zengin ülke. Ancak bir o kadar da pahalı. Örneğin Avrupa ülkelerinde çok iyi kayıtlı bir CD yaklaşık 20€ civarında satılırken, İzlanda’da sıradan bir kilise CD’si 35-40€. Alkole ve sigaraya karşı tavırlılar. Bir paket sigaranın fiyatı Türkiye’den yüksek. Sebze ve meyve oldukça pahalı.

İzlanda kendi nüfusundan fazla yabancı turist alan tek ülke durumunda dünyada. Yılda bir buçuk milyon turist geliyor. Turizm pazarlamasında harikalar yaratmışlar. Bu anlamda Türkiye’nin İzlanda’dan öğreneceği çok şey var. Ufacık bir ada için yaklaşık 100 güzergâh yaratmışlar. Yürüyüş, dağcılık, rafting, golf, nehir-göl-deniz kayağı, dalış, balina-kuş gözlemleme, buzul üzerinde köpeklerin çektikleri kızaklara binme, snowmobile (ufak dört tekerlekli araçlar ile buzul üzerinde gezinme), buzulda yürüme, at binme, saga (kuzey söylenceleri) turları, gayzer, fokurdayan çamurlar, sıcak su banyosu gezileri… En az ilginç olabilecek yerler hakkında bile onlarca broşür dağıtıyorlar.

Bir genel broşürleri 100 bin adet basılmış, 260 sayfa, yani başlı başına bir kitap ve bedava dağıtılıyor. En umulmadık yerde suyu, tuvalet kağıdı, kağıt el havlusu olan tertemiz tuvalet buluyorsunuz. Her yerde mükemmel bilgilendirme levhaları var. Çok sayıda tertemiz 3 yıldızlı oteller inşa etmişler. Her yerde termal sıcak su akıyor. Musluklardan dünyanın en temiz suyunu içiyorsunuz. Temel havayolu Icelandair’in yalnızca Avrupa’nın 27 kentine ve Kuzey Amerika’da 18 noktaya düzenli uçuşu var.

İzlanda gezisine tabii ki başkent Reykjavik’ten başlayacaksınız. Rahat, sakin bir yer. Yalnızca gençler cuma akşamları dağıtıyor. Ertesi gün sabah saat 5’e kadar bar-kafe-disko geziyorlar, buna da runtur diyorlar. Reykjavik’te bir yürüyüş turu ile Katedral’i, Parlamento’yu, eski binaları, ahşap tiyatroyu, Ulusal Galeri’yi, çok ilginç bir mimariye sahip olan Hallgrims Kilisesi’ni, önündeki Leifur Eirikksson heykelini, Ulusal Tiyatro’yu görebilirsiniz.

Viking saga’larına göre Leif Eirikksson (ya da Ericson) Amerika kıtasına Kristof Kolomb’dan 491 yıl önce gitmiş bir Viking. Babası Kızıl ya da Kanlı Erik İzlanda’dan sürülünce Grönland’a yerleşmiş. Oğlu Leif de 1001 yılında Amerika’nın Nova Scotia kıyısına varıp oraya “Vinland” (üzüm ile ilgisi yok, “bereketli yer” anlamında) adını vermiş. Grönland-Amerika arası, İzlanda-Grönland arasının yarısı kadar.

Reykjavik’in doğal sıcak su ihtiyacını gideren su tankları üzerine kurulu Saga Müzesi, canlı gibi duran mankenleriyle İzlanda halkının tarihini gözler önüne seriyor.

Başkent dışında adayı gezmenin en iyi yolu yelkovan istikametinde, Ring Road diye adlandırılan, adayı kenardan çevreleyen karayolunu izleyerek dolaşmak. Arada bir kötü toprak yollara da sapabilirsiniz.

Böylesi bir gezide Thingvellir Vadisi ilk uğrak olacaktır. Burası tarihi ilk meclisin yeri olmaktan çok Amerika Plakası ile Avrasya Plakası’nın ne denli birbirlerine yaklaştığını jeolojik olarak görebileceğiniz, heyecan verici bir yer. Ardından Geysir’e gidiyoruz. Geysir volkanik bölgelerde kısa aralıklarla sıcak su ya da buhar fışkırtan kaynaklara verilen gayzer (Türkçede kaynaç) kelimesine kaynaklık etmiş. Bir zamanlar 60 metrenin üzerine su ve buhar fışkırtan Geysir şu anda duraklama döneminde. Ancak hemen yanındaki Strokkur, 10 dakikada bir 35 metre yüksekliğe su ve buhar fışkırtıyor. Ama bu 10 dakika da doğanın kaprislerine bağlı. Fotoğraf çekenler için bu fışkırmaları yakalamak çok heyecan verici.

Hemen Geysir yakınlarındaki Gullfoss Çavlanı İzlanda’nın “olmazsa olmaz”larından. 32 metreden bir kanyona dökülen çavlan muhtemel bir baraj nedeniyle yok olacaktı. Barajın yapılacağı toprağın sahibinin kızı Sigridur’un kendisini çavlana atma tehdidi ile çavlan kurtulmuş.

Geysir-Gullfoss gezisinden sonra ana karayolunu izleyip kuzeybatı İzlanda da gezilebilir ya da Lang ve Hofs buzulları arasından Akureyri kentine gidilebilir. Kilisesi ve botanik bahçesi ile ünlü Akureyri İzlanda’nın kuzeyini gezmede bir başlangıç yeri. Özellikle Husavik’ten başlayan balina izleme turları için.

Akureyri’den Jökulsargljufur Ulusal Parkı’na, bir kaldera da barındıran Krafla volkanik bölgesine, doğu fiyortlarına, Tanrıların Çavlanı olarak bilinen Godafoss’a, Avrupa’nın en güçlü çavlanı Dettifoss’a ve Myvatn Gölü’ne gidilebilir. Göl çevresindeki Dimmuborgir siyah taş oluşumları (Strabon’un Katakekaumene dediği Kula civarındaki yapılaşmayı anımsatıyor), 2.500 yıl öncesinde oluşmuş eski krater Hverfell, Nameskard fokurdayan çamurları oldukça heyecanlandırıcı. Hverfell Krater’ine yürüyerek çıkış en az 20 dakikamızı aldı.

Egilsstadir’de orman, Stödvafjördur’da Mineraller Müzesi gezileri de oldukça şaşırtıcı. Ama en ilginç olanı Jökulsarlon Buzulgölü’ndeki tekne gezisi. Teknelere karada biniyorsunuz. Altlarında tekerlekleri var. Tekne bir otobüs gibi karada ilerlerken birden suya giriyor ve yol almaya devam ediyor. Buzuldan koparak göle taşınan aysberg (buzdağı) parçalarının “buzul mavisi” dediğimiz renkleri arasında dolaşmak gerçekten bir rüya âlemine dalmak gibi.

Adanın en hoş yerlerinden biri Vatna Buzulu’nun kenarındaki Skaftafell Ulusal Parkı. Girişte adada benzerlerinden çok bulunan bir Ziyaretçi Merkezi var. Orada bir buzul altı yanardağ patlamasına ilişkin film izliyoruz. Ardından bir ahtapot gibi kollarını salan Vatna Buzulu’nun bir kolu olan Hvannadals Buzulu’na yürüyoruz. Vatna Buzulu müthiş bir görüntü sunuyor, inanılmaz bir güç. Yakın çevredeki Svartifoss Çavlanı ise döküldüğü kaya oluşumları açısından son derece ilgi çekici.

Landmannalaugar’a giderken Alev Yarığı’na uğruyoruz. Otobüsümüz çok derin olmayan akıntı dereleri içinde ilerliyor. Landmannalaugar’da yine jeotermal havuzlarla karşılaşıyoruz. Temmuz ayında dışarıda ısı 14-15 derece. Yabancılar hemen soyunup doğal sıcak su havuzlarına giriyor. Uzakta 10 yılda bir patlayan Hekla Volkanı’nı görüyoruz.

Başkente gelmeden önce güneye yöneliyoruz. Eyrabakki’den sonra deniz kıyısında kendimize bir ıstakoz ziyafeti veriyoruz. Ardından Krisuvik’te yeniden fokurdayan çamurları görüyoruz.

Reykjavik’e geldikten sonra Mavi Göl’e (Blue Lagoon) uğramadan olmaz. Burası başkente 40 dakika mesafedeki bir jeotermal merkez. İnsanların doğanın enerjisi ile yaşam enerjisi yakaladıkları, zihin-beden-ruh uyumu sağladıkları bir yer. Büyük bir işletme. Ayrıca sauna, buhar, masaj odalarına sahip. İnsanlar yüzlerine beyaz çamur sürüyor…

İzlanda’da halk arasında en çok konuşulan konu ruhlar, periler, cinler, gizli, görünmez insanlar, cüceler… Her birinin yaşamında mutlaka bunlardan birini gördüğüne dair bir öykü var. O kadar ki turistlere ücretsiz dağıttıkları haritalarda bile “görünmez insanlar”ın (huldufolk) nerelerde karşılarına çıkabilecekleri gösterilmiş.

İzlanda’da iki kadın çok ünlü. Biri 1980’de devlet başkanlığına seçilip (demokratik bir ülkede ilk kez) dört dönem bu görevi 1996’ya kadar sürdüren Vigdis Finnbogadottir, diğeri pop müzik yıldızı Björk. Her ikisi de aykırı davranışlarıyla ünlü. Björk İzlanda’yı uluslararası müzik dünyasına taşıyan bir tanrıça. Hemen bir Björk CD’si edinip dinleyin. Türkiye’de en son çıkan albümün adı “Vulnicura”.

İzlanda’nın benzersiz kültürünü, müziğini, doğasını yansıtan, İzlanda müziğinin Viking söylenceli, pagan inançlı geçmişini, hüzünlü ve romantik doğasını sergileyen bir film izlemiştik İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde: “Çığlık Çığlığa Başyapıt” (Screaming Masterpiece, 2005).

İzlanda’da haziran-temmuzda, “geceyarısı güneşi” dediğimiz olay var, yani beyaz geceler. Belli zamanlarda “kuzey ışığı” (aurora borealis) görmek mümkün. Yürüyüşseverler için akıl almaz bir coğrafya. En iyi gezi zamanı haziran-ağustos arası.

İzlanda için son bir söz: Türkler olarak orada da tanınıyoruz. Kayıtlara bakılırsa 1627 yılında bir grup Türk gemilerle İzlanda’ya gelmiş, köle elde etmek için. Adayı gezerken kullandığımız haritanın doğu kısmındaki Djupivogur kasabası yanında 1627 yılına ait bir not var, altmış adalının kaçırıldığına ilişkin. Kurtarır mı bilemiyorum ama orada “Cezayirli korsanlar yaptı” yazılı.

Kısacası, İzlanda gezisi gerçek bir doğa şöleni.

*“Ateşin Buzla Dansı: İzlanda”, Hürriyet Seyahat, 17 Eylül 2007.