İlk Yazılar

AYDIN OLAYI UZERİNE DÜŞÜNCELER

Çağın anlamını kavrayabilsek
       ve anlatabilsek onu yığınlara ..
..

Günümüzde her yönüyle belirlenen ve uzun yıllardır tartışılan bir olay bu. Bir ülkenin «lider sınıf, aydınlar, münevverler, seçkinler, güzideler, intelicentsiya, elit» diye adlandırılıp, başarılı zamanlarında da, başarısız anlarında da üzerlerine çullanılan kişileri, onları oluşturan ve yetiştiren koşulları, aydının özellikleri ve alması gereken yeri…

Bu incelemede tutacağımız yol; Batı değer ölçüleri ve kavramları ile Batı’daki aydının ortaya çıkışını anlatmak, Batı aydınının tanımını vermek, sonra bunların ışığında Türk aydınının ortaya çıkışını, özelliklerini, alması gereken yeri belirlemek olacaktır. Aydının tanımını verinceye değin kullanacağımız aydın sözcüğü genel anlamda, çoğunlukla onun okumuşluk yönünü yansıtıyor olacaktır.

İnsanlar evrimleri boyunca üç temel eytişimsel süreç içinde bulunmuşlardır. İnsan önce doğaya, onu tutsak etmek isteyen koşullara karşı savaşmıştır. Böylelikle belli bir üretim gücü çıkmıştır ortaya; karasaban kullanıp tarım yapan insan gibi. Yeni çıkan bu üretim gücü giderek eski üretim ilişkileriyle çelişkiye düşmüş ve aralarında bir savaş başlamıştır. Örneğin mülkiyet kavramlarında değişmeler olmuştur. Bu kavga bir bireşime gitmiş ve yeni bir iktisadi yapı doğmuştur. Üçüncü çelişme de toplumsal üretim güçleri ve ilişkilerinin yarattığı bu yeni iktisadi yapı ile eski üst yapı (tüze, töre, ideoloji, politika gibi) arasında olmuş ve bu da çoğunlukla devrimsel yollarla çözülmüştür.

Tarihsel gelişim içinde kavramlar da, değişen üretim güçleri, üretim ilişkileri ve onların yarattığı değişen üst yapı kurumlarıyla birlikte değişmeye, farklılaşmaya uğramıştır. Bir kavramı belirtirken onun tarih içindeki gelişimini, değişimini gözden uzak tutmamak gerekir.

Batı aydınını incelerken, Batı toplumlarının geçirdikleri evreleri ele almak zorunlu oluyor. Batı toplumlarının tarihsel gelişimlerini kabaca, feodalite öncesi toplumlar, feodal toplumlar ve anamalcı (kapitalist) toplumlar olarak üçe ayırırsak, aydının ilk kez feodalite öncesi toplumlarda ortaya çıktığını görürüz (1).

Feodalite öncesi toplumlarda artı-ürün ortaya çıkınca, yönetim ve denetim işleri için değişik insanlar gerekti. Böylelikle kol emeği ile kafa emeği arasında bir farklılaşma belirdi. Aydın ilk kez bu aşamada oluşuyor. Feodal toplumda aydın, yeni ortaya çıkan kentsoylu sınıfı ile birlikte gelişir. Bu devrede aydın bağımsız olmak isteğindedir. Bağımsız olmak isteği, kendilerini ayrı nitelik ve özelliklere sahip sanmaları sonraları gelişecek idealist felsefe ve yokülküsel (ütopik) anlatımlara yol açacaktır. Anamalcı dönemin en belirgin özelliği, işçi sınıfının ortaya çıkmış olmasıdır. Kafa-kol emeği, düşünen insan ile işleyen insan iyice belirlenmiştir. Ama aydın da, yaratılan yeni pazarda düşünce emeğini satan bir ücretlidir artık.

Batı toplumu bizim aydın diye adlandırmak istediğimiz kavramı; «intellectuel, intellectual, intelectuale» gibi sözcüklerle karşılamıştır. Bu sözcüklerin hepsini de Latince kökenli «clercs (yazman) oluşturmuştur. Sözcük iyiden iyiye dinsel bir hava taşır. Batı’da ilk okumuşların kilise yoluyla yetişmiş olmaları, kiliseye bağlı bir okumuşlar katı yaratmıştır. Böylelikle ilk aydınlar dille ve geleneğe bağlı, tutucu, bekçi kişiler olmuşlardır.

Daha sonraları aydın tanımına platonik bir yön de katılmış ve aydın kişi, halk seven kişi olmaktan çok bilgi seven (filozof) kişi durumuna gelmiş, kitleleri kalkındırmaktan çok uzakta, yalnızca kendi bilgi susuzluğunu gidermek istemiştir (2).

Toplumsal görevleri ile «intellectuel» sözcüğü ilk kez Dreyfus Olayı sırasında ortaya atılıyor. 1898 de Aurore gazetesinde yayımlanan Aydınlar Bildirisi’nde, topluma yardım eden kişi olarak tanımlanıyor aydın (3).

İdealist felsefe açısından bakıldıkça, aydının okumuşluk ve düşüncelilik yönü ün kazanır.

1)  Ergün Doğan – «Sosyal Oluşum İçersin de Aydının Yeri» – Eylem Sayı: 24, s. 26

2)  Niyazi Berkes – Türk Aydınlarının Özellikleri Üzerine Düşünceler, Yön, Sayı: 119, s. 8.

3)  Uğur Kökden – Aydınlar ve Toplum ya da Gramsci Serüveni, Papırüs, Sayı: 19, s. 6.

Batıda, ileri bir eğitim almış, «intellectuel» bir görevi ve ona ilişkin yetenekleri olan kişi diye tanımlarlar aydını. Yani aydın, yüksek eğitimin ve düşünsel çabaların bir sonucudur. Böylelikle aydını hep edebiyatçı, sanatçı ya da bilgi seven olarak düşünmek zorunda kalırız.

Aydının ilk tutarlı Marxgil tanımını Kautsky yapar: «Aydın bir kapitalist değildir, yaşama biçimi kentsoyluların yaşantısını yansıtır. Çalışmasının ürününü ve çalışma gücünü satmak zorundadır. Çoğu kez o da anamalcı tarafından sömürülür.». Böylelikle Kautsky aydınları da emekçi sınıfına sokuveriyor. Kautsky’den sonraki Marxçılar, özellikle bunların devrim yapmış olan Lenin ve Mao Çe Tung gibileri, Marx ve Engels’in de belirttiği şekilde, aydını küçük kentsoylu özellikleriyle; bireycilikleri, disiplin ve örgüte uyuşmazlıklarıyla suçlarlar ve emekçiden yana olmayan aydını bir köşeye iterler.

Nedir öyleyse aydını tanımamıza yarayacak ölçütler? Aydın kişiyi tanımlamada toplumsal çıkış noktaları, eğitim düzeyleri, düşünce ve çalışma nitelikleri, kazanç ve yaşayış durumları ölçüt olamayınca, aydına değişik bir açıdan bakmak gerekiyor. Bunu da Gramsci sağlıyor: «Bence bu ölçüyü, düşünce çabalarının bir araya geldiği karmaşık toplumsal ilişkilere bağlayan tüm ilişkiler sisteminde aramak gerekir. Aslında işçiyi ya da proleteri belirleyen nitelik, özel olarak kol ve bedenle ya da araçlarla gördüğü iş değil, belirli koşullar altında ve belirli toplumsal ilişkiler içinde yaptığı iştir… Düşüncenin karışmadığı hiç bir insan çabası yoktur ve işleyen-adamı bilen-adamdan ayıramayız. Her insan, mesleği dışında herhangi bir düşünce çabası gösterir. Her zaman bir filozof, bir sanatçıdır o; belli bir beğenisi vardır, bir dünya görüşüne katılır, bilinçli bir ahlak görüşüne göre davranır… İşte, bundan ötürü denebilir ki, bütün insanlar aydın kişilerdir. Ama bütün insanlar toplumda aydının gördüğü işi görmezler.» (4).

Demek ki, aydın toplumda yerine getirdiği görev ile, toplumdaki işlevselliği ile anlam ve yer kazanıyor, aydının ölçütü EYLEM oluyor.

Öte yandan aydınlar bir sınıf mı oluyorlar, yoksa bir sınıfın bir bölüğü mü? Prof. Zimmerman aydınları yeni bir toplumsal sınıf olarak alıyor ve neredeyse çağımıza aydın sınıfı yaratmasından dolayı «Aydın Çağı» diyecek duruma geliyor (5). Batı değer ölçülerini kullandığımızda aydınları ayrı bir toplumsal sınıf olarak nitelendiremiyoruz.

4)  Antonio Gramsci – Aydınlar ve Toplum, s. 22-23, İstanbul, 1967.

5)  Prof. Carle Zimmerman – Sosyal Sınıflar Sosyolojisi  Bakımından Aydınların Ortaya Çıkışı, s. 7, İstanbul, 1964.

Aydınlar, toplumsal sınıftan başka bir şey, örneğin her sınıfın kendisiyle birlikte yarattığı ve gelişimi boyunca yetiştirdiği bir kat olabiliyor (6).

Bu kat da çoğunlukla egemen sınıfın yarattığı aydın katı oluyor. Görevleri kültürü, endüstriyi, politik yönetimi örgütlemek ve sürdürmek olarak beliriyor. Böylelikle politik egemenliği eline geçirmek isteyen her sınıf ya da politik parti kendine özgü, «organik» aydın katını yaratıyor. Ve bu aydınlar çoğunlukla köylü içinden çıktığı halde, köylü yığını ile hiç bir ilişkileri kalmıyor.

Böylece aydınlar belli bir sınıfın ya da politik partinin emrinde, onların uzmanları ve görevlileri olarak iş görmek zorunda kalıyorlar.

Okumuşluk ve bilgi derecesi ölçüt alındığında Osmanlı toplumundaki ilk aydınları ikiye ayırabiliriz: Tasavvuf uleması ve medrese uleması. Ulema çoğul bir isimdir. Bir küme insanı anlatır. Ama bu topluluklar hiç bir zaman için gerçek bir aydın topluluğu, bir aydın küme olamamışlardır. Bunlardan birincisi gizemci anlayışla eylemden uzakta yaşarken, ikincisi de devlet kapılarında bir şeyler olabilmek için çırpınıp durmuştur.

Osmanlı aydınları arasında ilk değişik çıkış Yeni Osmanlılar’ca yapılmıştır. Yeni Osmanlılar Batının ileri düzeyindeki her yeniliği alıp Osmanlı devletini kurtarabilecekIerini düşünmüşlerdir.  Ama tarih, ekonomi, toplumbilim bilmemeleri, Avrupa’ya ekonomi ve politika okumak için gitmişken edebiyatı seçerek işin kolayına kaçmaları ve Avrupa’daki çağdaş toplumsal akımlardan yararlanamamaları (7), Yeni Osmanlılar’ı devirlerinin gerisine düşürmüştür. Yeni Osmanlılar sürekli olarak devleti kurtarmak istemişlerdir.

Oysa ki, devleti kurtarmak ile ulusu yani halkı kurtarmak arasında büyük farklar vardır (8). Osmanlı aydını için her zaman devlet ve idare edenler önemli olmuştur. Bu da onları tarihlerinden iyice koparmıştır.

Sonraları Türk düşün hayatı yalnızca edebiyatçı ve hukukçulara kalmış, ekonomik, yönetim bilimsel ve toplum bilimsel araştırmalar yapılamamış ve aydın soyutlamalar yapmakla suçlanmıştır.

6)  Antonio Gramsci – Aynı yapıt, s 18.

7) Niyazi Berkes – The Development of Secularism in Turkey. s. 294, Montreal, 1964.

8) Cahit Tanyol- «İki Kadro», Cumhuriyet Gazetesi, 19 Nisan, 1963

O günlerin ilk güçlü çıkışını askeri bir okulun çevresinde toplanmış olan bir aydın küme yapar. Türkiye Cumhuriyeti doğar bu çıkışın sonucundan.

Cumhuriyetin doğuşundan sonra batılılaşma devinimleri yoğunlaştırılmış, her şeyin devlet eliyle yapıldığı o dönemde «münevverler» de devlet okullarında yetiştirilmiştir.

Batı değer ölçülerini kullandığımızda Türkiye’de iyice belirlenmiş sınıflar göremeyiz. Yalnızca eğitimden doğan tabakalaşmalar vardır. Ama bu bizi,

Türk aydını, Türkiye’de bir kentsoylu sınıfı olmadığından görevini yapamadı sonucuna da götüremez, H. Kazgan’ın belirttiği gibi (9). Devlet eliyle kentsoylu da yaratılmak istendi Türkiye’de, ama tutmadı (10). Aydının güçsüz oluşunu, kentsoylu sınıfının olmayışından başka bir nedende aramak gerekir.

Cumhuriyet kurulduktan sonra bütün aydınlar devlet okullarında, devlet parasıyla ve çoğunlukla devlete «zorunlu görevi» olan kişiler olarak yetişiyorlar. Böyle olunca aydın her şeyi ile kendi yaşamını devlete bağlıyor. Devletin var olması, onun var olması demek oluyor. Onun için başkaldıramıyor, en önemli özelliğini, devrimciliğini unutuyor.

Öte yandan egemen politik parti de aydınlara kendi ideolojisini benimsetmek, onları kendine dönüştürmek, daha doğrusu kendi «rejimşor» larını yetiştirmek için her yolu deniyor. Zaman zaman bağımsız olarak yetişen üniversite üyeleri, sanatçı, edebiyatçı da kendini egemen politik partiye bağlamaktan başka bir şey yapamıyor

Bu arada aydın çeşitli baskılar altında bunalmaya başlıyor. Sabırlı olamıyor. Çabuk uygarlaşmak, Avrupa’lı gibi yaşamak istiyor. Okulda öğretilenler ile, gerçek yaşam arasındaki uyuşmazlık aydını zor durumda bırakıyor, toplumuna yabancılaştırmaya başlıyor. Ve aydın yurt dışına kaçmaya, daha doğrusu kendinden kaçmaya çalışıyor. Halk, hükümet ve egemen parti hep birden aydını suçluyorlar

Halk bu suçlayışta haklı görünüyor. Köylüler sürekli olarak çocuklarını «efendi» ya da «mamır beğ» görmek istediler. Onlar için önemli olan ço-

9)            Haydar Kazgan – Türkiye’de Aydınlar Çıkmazı, Yenı Ufuklar, Mart, 1965.

10)          Kemal Tahir – Kerim Devlet, Birlik, Sayı: 3, S. 4.

cuklarının devlet kapısında memur olması yani kurtulması idi. Köylü açıkça aydına kızdığı halde, çocuğunu aydın olarak yetiştirmek için de elinden geleni yaptı. Köyden çıkan aydın kişi, aydın olunca ya da okumuş olunca, hemen köyle ilişkisini kesti, kökenini unuttu ve köylüyü sömüren kişiler yararına çalışmaya başladı ya da çalışmak zorunda kaldı.

Genel olarak Türk aydını, sanatçısı, bilim adamı, mühendisi olarak en ufak gerileme ve baskıda sindi, toplumsal görevini, işlevini unuttu. 1960 öncesi politik düzen günden güne yozlaşırken aydınların büyük çoğunluğu bir şey diyemedi. Söz yine ufak kümeye, görevinin bilincindeki üniversite öğrencisine, eylem ise daha da devrimci niteliğini sürdürebilen Orduya kaldı.

1960 Devrimi’yle yine devleti kurtarmak istedik. Burada en büyük görev aydınlara düşüyordu. Ama aydınlar bu en önemli sınavlarında da çuvalladılar. Devrimden sonra söylenmesi gerekenleri söyleyemediler, yapılması gerekenleri yapamadılar.

Bütün bunların ışığında, Türkiye’nin geri kalmış bir ülke olduğu ve Batı toplumlarından ayrı niteliklere sahip bulunduğu gerçeğinden yola çıkarak Türk aydınının tanımını bu şekilde yapabiliriz: Aydın kişi araştıran, öğrenen ve bildiğini EYLEM’leri ile ortaya koyabilen kişidir. Bir kişiye Camus’u ya da Marx ‘ı bildiği için aydın denemez. Aydın kişi eylemli kişidir (11), eleştiren, sorulmadan gerçeği söyleyen, çevresini değiştiren, köklü dönüşümlere yol açabilen kişidir.

Öte yandan aydın, tek başına tükeneceğinin de bilincindedir. Yapmak istediklerini, ancak bir örgütle gerçekleştirebileceğini algılamıştır. O, artık öğretmeni, subayı, bilim adamı, sanatçısı, mühendisi, yazarı, düşünürü ve bilinçli işçisi ile birlikte bir aydınlar topluluğu, bir aydın küme yaratmak için çırpınmaktadır. Bilir ki, aydınlar, bu aydın kümeyi yaratamadıkça yine en ufak bir baskıda sinecekler, seslerini çıkaramayacak1ar ve diledikleri Türkiye’yi yaratamıyacak1ardır.

Okumuş olanların görevi; yukarıda belirtilen özelliklere sahip olmak ve AYDIN KÜME’yi yaratmak yolunda sürekli bir uğraşı ve arayış içinde bulunmak olacaktır. Gerçekte çağın anlamını kavrayabilmektir bu.

1968 İzlerimiz Araştırma Birincilik Ödülü

“Aydın Olayı Üzerine Düşünceler”, rk izlerimiz, Sayı: 39, s. 62-67, İstanbul 1968.