Gezi Yazıları

Tarihin Başlangıcına Yolculuk*

Tarihin başlangıcına yolculuk, eski yerleşimler deyince çoğumuzun aklına önce Akdeniz ve Ege kıyılarındaki antik kentler gelir. Oysa sütunlu caddeleri, tiyatroları, stadyumları, tapınakları, muhteşem mermer anıtlarıyla göz kamaştıran bu kentler Helenistik ve Roma dönemlerinden kalma. İç Anadolu ve Doğu Anadolu’daki yerleşimlerin yaşıyla karşılaştırıldıklarında, her biri dünkü çocuk.

Höyük adını verdiğimiz yerleşimler ise 10- 15 bin yıl öncesine, insanın dehasını kullanmaya başladığı günlere uzanıyor. Höyükler çoğunlukla su kaynaklarının yakınına, ziraat ve avcılığa uygun yerlere kurulmuş. Yapılarda toprak esaslı kerpiç kullanıldığı için üst üste yerleşim katmanlarıyla birer tepeye dönüşmüş. Dışarıdan bakıldığında yıkık bir duvar, kabaca şekillendirilmiş taş parçaları yığını gibi görülen bu yerleşimler sadece Anadolu’nun değil, insanlık tarihinin önemli gizlerini saklıyor.

Yerleşimlere, kazılarda bulunanlara yakın- dan bakıldığında bin bir mucize çıkıyor gün ışığına: Tarihin ilk çiftçileri, ilk heykeltıraşla-rı, ilk beyin cerrahları, saray tasarlayan ilk mimarları… Kazılar ilerledikçe hayret veren ayrıntılar keşfediliyor, bulgular dünyanın önde gelen gaze- telerine, dergilerine konu oluyor. Bu yıl Almanya’da ocak ayında açılan, hazirana kadar süren “12.000 Yıl Önce Anadolu, İnsanlığın En Eski Anıtla- rı” sergisi sayesinde höyükler bir kez daha dünya gündemine taşındı. “Ne yazık ki bu topraklarda yaşayan bizler bulgulardan habersiziz, turizmde de kullanmıyoruz” diyen Faruk Pekin, Anadolu’nun az bilinen beş prehistorik alanını yazdı.

1)  Göbekli Tepe / Urfa

Stonehenge’den Görkemli, Üstelik 6000 Yıl Daha Eski

Göbekli Tepe’deki megalitik düzenlemeler, taş bloklardan oluşan ve İngiltere’nin en ünlü turistik merkezlerinden biri olan Stonehenge’den çok daha anıtsal. Üstelik 6000 yıl daha eski. Tümü gün ışığına çıkarıldığında Türkiye turizmi için büyük bir avantaja dönüşecek.

Göbekli Tepe, Urfa merkezinin 15 km kadar kuzeydoğusunda, Karaharabe köyü yakınlarında… Höyük 1963’te tespit edildi. Yerleşimin önemi ancak 1995’te başlayan kazılarla anlaşıldı. Neolitik Çağ’ın çanak-çömlek kullanılmayan erken dönemine ait. Göbekli Tepe’de yerleşim MÖ 10.000 civarında başlamış, MÖ 8000 civarında bitmiş. Bu kadar erken çağdaki yerleşimin böylesine anıtsal mimariye sahip olması tüm araştırmacıları şaşırtıyor. Özellikle bazıları 7 m kadar yükselen “T” biçimli taş dikmeleri ve bunların üzerindeki hayvan figürleri dikkat çekici. Tilki, yaban domuzu, boğa, yılan, kuşlar gibi değişik hayvanların kabartmasını, henüz maden kullanılmayan bir çağda bu taşlara işleyen Göbekli Tepe insanlarına hayran kalmamak mümkün değil. Dev taş dikmelerin 10-30 m çapında dairesel düzenlemeler hâlinde yerleştirildiği, ortada da iki dikmenin bulunduğu anlaşılıyor. Şimdilik sadece dördü ortaya çıkarılan bu dairesel yapıların 20 kadar olduğu sanılıyor. Bugün sayıları 40’ı bulan taş dikmeler, kazılar tamamlandığında 200’e ulaşacak. Göbekli Tepe’nin 12.000 yıl önce geniş bir çevrede yaşayan avcı ve toplayıcı insan gruplarının kutsal ziyaret yeri olduğu düşünülüyor. Yapıların bazıları tavan seviyesine kadar korunabilmiş. Nedeni şaşırtıcı: Neolitik Çağ’da büyük bir ihtimalle dini törenin bir parçası olarak dini yapılar gömülüyordu. Yapılarda ve etraflarında çok sayıda heykel parçası bulunmuş. Urfa şehir merkezinde Balıklıgöl civarında bulunan ve şehir müzesinde korunan yaklaşık 1.90 m yüksekliğindeki gözleri obsidyenden (volkanik camlardan) hazırlanmış heykel de bu kültür çevresini tanımak açısından çok önemli. Bu insan boyutlarındaki eser dünyanın en eski anıtsal heykeli kabul edili- yor. Göbekli Tepe’deki kazı ve araştırmalar sürüyor. Gelecekte adını daha sık duyacaksınız.

1)  Arslantepe / Malatya

Dünyanın En Eski Sarayına Ev Sahipliği Yapan Höyük

Anadolu’nun en önemli höyüklerinden biri… Malatya merkezi ile Eski Malatya arasında, Bahçe Köyü yakınlarında. Yerleşim, Kalkolitik Çağ’ın sonlarından Hitit Çağı’na kadar kesintisiz devam etmiş. Höyükte kazılar Geç Hitit kalıntılarını ortaya çıkarabilmek için 1932-1939 yılları arasında başladı. Heykel ve kabartmalardan oluşan önemli buluntular Ankara Ana- dolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor. Kazılar günümüzde de aralıklarla İtalyan arkeologlar tarafından yürütülüyor. Ekip kazıların anlatıldığı bir de internet sayfası hazırlamış.

Höyük alanı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın koruması altında… En dikkat çekici kalıntılar höyüğün batısındaki saray ve tapınak kompleksi. MÖ 3300- 3000 arasında yapıldığı tahmin ediliyor. Mimarisi hem Mezopotamya hem de yerel etkiler taşıyor. Üzerleri geçici bir çatıyla örtülen bu mekânların ortasın- dan 35 metre uzunluğunda bir yol-koridor geçiyor. Duvarların bazı bölümlerinde stilize insan yüzü resimleri günümüze kadar korunmuş. Tamamen kerpiçten inşa edilen iki tapınak mekânı ve bazı depo odaları hâlâ görülebiliyor. Depolarda çok sayıda mühür baskısıyla 22 parçalık arsenikli tunçtan yapılmış silah kümesi bulunmuş. Arslantepe’nin bu görkemli saray örneği MÖ 3000 yılları civarında bir daha kullanılmamak üzere yakılıp yıkılmış.

Bazı araştırmacılar bu tapınak-saray topluluğunu dünyanın en eski sarayı kabul ediyor. Höyükte bulunan ve MÖ 4000’e tarihlenen soylu mezarı dikkat çekici. Mezar sahibi, beraberinde gençlerle gömülmüş. Verimli bir ovada kurulan yerleşim, Doğu Anadolu’nun zengin maden yatakları sayesinde güçlenmiş. Mezopotamya’da tapınağa bağlı bir ekonomi ve sosyal düzen gelişirken, Malatya Arslantepe’de krallık sistemi gelişmiş. Hammadde kaynakları ve üretim araçları henüz merkezileşmemiş olsa da Arslantepe’deki yerleşim bölgede önemli bir merkez olmuş, çevresini siyasi ve ekonomik açıdan etkilemiş.

2)  Aşıklı Höyük / Aksaray

Tarihteki İlk Beyin Ameliyatı Bu Höyükte Yapıldı

Orta Anadolu’nun en eski yerleşim yeri. Çatalhöyük’ten bile 1000 yıl daha eski. Aksaray’ın Gülağaç ilçesi, Kızılkayaköyü yakınlarında. Âşıklı Höyük’teki kazılar, Melendiz Çayı’ndaki Mamasun Barajı’nın su seviyesi- nin yükseltilmesine yönelik çalışmalar kapsamında başlatıldı. 1989’dan bu yana devam ediyor. Neolitik Çağ’da, MÖ 8500-7400 arasında yerleşimin kurulduğu höyük 15 m yükseklikte. Hasan Dağ’ın muhteşem manzarasıyla çevrili höyükte evler birbirlerine bitişik nizamda, aralarında küçük işlikler ve boşluklar bırakacak şekilde kerpiçten inşa edilmiş.

Yerleşimin içinde çakıl taşı kaplı dar bir yol var. Duvarlarında pencere ya da kapı olmayan evlere tahminen tavanlarındaki küçük bir delikten giriliyordu. Bu açıklığın altında bir ocak, duvarların önünde de toprak sekiler vardı. Bazı fertler evlerin içine, bu sekilerin altına gömülmüş. Ölüler, bebeklerin anne karnındaki pozisyonunda, yani dizleri karnına doğru çekik olarak yatırılmış. Şimdilik 65 iskelet ortaya çıkarıldı.

Kafatasları incelendiğinde bir bireyin beyin ameliyatı geçirdiği ve bu işlemden sonra bir süre yaşadığı saptandı. Bu ameliyat tespit edilebilen en eski beyin ameliyatı. Âşıklı Höyük’ün bir başka özelliği tarihin ilk çevrecilerinin orada yaşaması. Halkı çevre kirliliğini önlemek için evlerdeki çöpleri, yerleşim dışındaki bir mekânda toplayıp yakarmış.

Âşıklı Höyük’te yaşayanlar avcılık ve toplayıcılık yanında tarım ve hayvancılıkla da uğraşmış. Ancak ne yazık ki Çatalhöyük’ün tam tersine burada dini veya sembolik karakterli hiçbir buluntu ortaya çıkmadı. Bu ilginç durumun nedeni, büyük ihtimalle dinsel objelerin organik malzemeyle yapılması, zamanın yıpratıcı etkilerine dayanamaması. Kazılarda zengin mimari buluntular ortaya çıkarılmış. Ancak bu kerpiç yapılar ne yazık ki zaman içinde yok olmuş.

Kazıyı yürüten İstanbul Üniversitesi, Prehistorya Bölümü’nden Doç. Dr. Mihriban Özbaşaran iki önlem geliştirmiş: Kazı alanının üzeri artık kapalı ve evlerin yerleşim alanı dışında kopyaları yapılıyor. Bu sayede höyük turizm açısından cazip hale getirilmeye çalışılıyor. Projeyi Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı destekliyor. Ihlara Vadisi yolu üzerinde bulunan höyük, Kapadokya’nın başlangıcını göstermesi açısından çok önemli. Kazı, araştırma ve restorasyon projesi uygulamaya geçince höyük, Kapadokya turlarının önemli durağı hâline gelecek.

3)  Çayönü / Diyarbakır

10 Bin Yıl Önce Hint Okyanusu’ndan Deniz Kabuklarıyla Takı Ürettiler

Çayönü yerleşimi, Diyarbakır Ergani ilçesinin 7 km batısında, Dicle’nin bir kolu yakınlarında. 1964-1991 yılları arasında kazılan bu yerleşim yerinde MÖ 10.000 ile MÖ 7000 arasında kesintisiz yaşanmış. Çayönü’nü bu uzun süreç önemli kılıyor. Hepsi aynı doğrultuda inşa edilen evlerden önce dairesel, daha sonra dikdörtgen planlı evler bulunmuş. Evlerin bir kısmı bilinçli olarak terk edilmiş. Taş temelli kerpiç duvarlı ya da ahşap iskeletin üzerinin sıvanmasıyla duvarları hazırlanan bu konutların temelleri hâlâ görülebilmekte. Bir evin temelleri sökülüp Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ne taşınmış.

Yerleşim yerinde farklı dönemlere ait farklı plan özellikleri gösteren bazı konutların taş kaideleri restore edilerek koruma altına alınmış. Evler arasındaki 60 x 20 metre ölçülerindeki alan, dünyanın tespit edilebilen en eski meydanı. Zemini yanık, kerpiç ve yerinde söndürülmüş kırmızı toprakla kaplanmış. Meydanın yakınlarındaki yapılar büyük ve özenli, uzaktakiler ise küçük ve özensiz yapılmış. Yerleşimdeki konut ve işliklerin bulunduğu alanlar birbirinden ayrılmış. Bu kadar erken bir dönemde sosyal sınıfların böylesine belirgin fark edilmesi şaşırtıcı.

Dini bir ritüel için yapıldığı anlaşılan bir yapıya 400 kişinin kemikleri yerleştirilmiş. Kafataslarının bazılarının üzeri özenle sıvanmış. Bu uygulamaya Akdeniz ve Anadolu’nun değişik yerlerinde rastlıyoruz. Arkeologların “kafataslı yapı” adını taktığı tapınak, tarih boyunca yenilenmiş. Göbekli Tepe, Nevali Çori gibi yerleşimlerde görülen tapınakların öncülerinden. Kazılardaki bulgulara bakılırsa, Çayönü o çağda geniş bataklıklarla çevriliydi. Bitki ve hayvan çeşitliliği açısından bölge çok zengindi.

Çayönü’nde yaşayanlar geniş bir alanda avcılık ve toplayıcılık yapıyordu. Aynı zamanda ticari ilişkiler yürütüyordu. Örneğin obsidyen 150 km uzaklıktaki Bingöl yataklarından getiriliyordu. Mezarlarda bulunan deniz kabuklarının bazılarının Akdeniz ve Hint Okyanusu kökenli olduğu anlaşıldı. Yine bu çevrede elde edilen bakır işlenerek boncuk, olta gibi aletler yapılmış. İnsanoğlunun geçmişi açısından bu kadar önemli olmasına karşın Çayönü çok az biliniyor, çok az kişi tarafından ziyaret ediliyor.

4)  Kırklareli Höyükleri

Yaşayan Geleneksel Avrupa Mimarisi Müzesi

Türkiye’nin Avrupa’da kalan toprakları Eski Çağ’da bölgede yaşayan halkın adıyla isimlendirilir: Trakya. İki önemli özelliğinden biri Türkiye topraklarında ismini binlerce yıl koruyabilen tek bölge olması, diğeri tarih boyunca geçit özelliği taşıması. Trakya’daki arkeolojik alanlar, Anadolu ile Avrupa’nın zaman içinde ilişkisinin nasıl şekillendiğini göstermesi açısından çok önemli. Hem Avrupa’nın kültür çevrelerinin hem de Anadolu kültür çevrelerinin izlerini taşıyor.

Özellikle kuzeyde Istranca Dağları ve çevresindeki yerleşimlerde çok eski geleneklerin izi var. Yapılarda, kerpiç duvarlar yerine ağaçlardan hazırlanan iskeletin sazlarla örülmesi, tahıl sapları ile kaplanıp bazen sıvanması tercih edilmiş. Bu tür organik malzeme ile yapılan binalar kısa sürede yok olmaya mahkûm. Bu nedenle Orta ve Güney Anadolu’daki gibi gayet yüksek tepeler şeklinde höyüklere rastlanmıyor. Kazılarda genellikle toprak zemine saplanan ahşap dikmelerin izleri görülebilir. Ocaklar ve diğer malzemeler de evlerin günümüze ulaşan aksamı arasında. Ancak bu mimarinin neye benzediğini canlandırabilmek için Trakya’nın dağlık ve gözden uzak bölgelerinde bugüne kadar yaşayan ağıl, samanlık, depo gibi işlevleri olan yapıları incelemek gerekir.

İstanbul Üniversitesi Prehistorya Bölümü’nden Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, bölgenin arkeolojisi ve günümüze ulaşmış yapım geleneğini inceledi. Örneklerini tespit etti. Şimdi Kırklareli merkezinde kazı yaptığı Kanlıgeçit, Aşağıpınar höyüklerinde, tümülüs alanlarında yaşayan müze oluşturmanın hayalini kuruyor. Bu alanda Trakya’da günümüze ulaşmış ahşap yapı örnekleri sergilenecek. Avrupa’nın geleneksel mimarisinin yaşayan örnekleri sunulacak. Prof. Dr. Özdoğan’ın hayal ettiği müze düzenlemesi; eski eserlerin korunması ve fonksiyonlandırılıp geniş kitlelere ulaşabilmesi açısından önemli bir örnek olacak. Ayrıca 2010’da Avrupa’nın kültür başkentleri ara- sına girmeye hazırlanan İstanbul’un yanı başındaki bu bölge, günübirlik turizm açısından da önem kazanacak.

*“Tarihin Başlangıcına Yolculuk”, Hürriyet Seyahat, 13 Ağustos 2007.